Dinî inanışlara göre Tanrı yarattıklarına kendi ruhundan vermiştir. Bu düşünce
dolayısıyla hem kadın hem de erkek Tanrı’nın yansımalarıdır. Hikâyet-i Râziye
başlıklı yazma eserde, tasavvufi bakış açısıyla ele alınan metnin baş kahramanı
olan Abdullah b. Mübârek isimli imamın kibre kapıldıktan sonra yaşadıkları, onun
Râziye Hatun’la tanıştıktan sonra gelişen olaylar bağlamında şekillenen içsel mü
cadelesi ve manevi aydınlanması anlatılmaktadır. Manevi yolculuk, genellikle bir
karakterin bilinçaltı savaşını ve neticede ulaştığı manevi aydınlanmayı içermekte
dir. Hikâyede imamın yolculuğu anlatılmakla birlikte, onun olgunlaşmasında ve
yaptığı hatayı anlamasında Râziye Hatun’la yaptığı yolculuk önemli mesajlar ta
şımaktadır. Tanrı’nın kadına yansıyan tezahürü, erkeklerin ruhu üzerinde kontrol
sahibi olma ve doğruya yönlendirme anlamında bir aracıdır. Sembolik anlamın yaratımı açısından bakıldığında, Abdullah b. Mübârek ile Râziye Hatun özelinde tanrısal olanla insani olanın bütünleştiği ve varlığın özüne ulaşıldığı anlaşılır.
Bu çalışmada, kahramanın manevi yolculuğunda yaşananlardan hareketle din diline dair
çıkarımlarda bulunmak ve örnek metin ortaya koymak amaçlanmıştır. Çalışmada
ilk defa transkripsiyonu yapılan metnin dili ve tarihsel bağlamı incelenerek filolo
jik bir yöntem ile tasavvufî düşüncede kahramanın manevi yolculuğu ele alınmış
tır. Metinden hareketle; kahramanın kişisel hikâyesinin ve dönüşümünün yanında,
bilge kadın figürünün işlendiği, insanlığın ortak deneyimi neticesinde dış dünyaya
dair çıkarımlarda bulunarak toplumun manevi değerlerine vurgu yapıldığı değer
lendirilmiştir. Sonuç olarak metinde ele alınan konunun işleyişi, J. Campbell’ın
formüle ettiği kahramanın manevi yolculuğuna büyük oranda uygunluk göstermiş;
başkarakter Abdullah b. Mübârek, tanrısal formunu bulmuş ve bilgeliği geri kaza
narak kahramanın görevini sonlandırmıştır.